Foto Kritik sayfası için tıklayın

EDİTÖRYAL

Akdağ’ın nazar boncuğu: Işıklı gölü…

 

Denizlinin doğusunda Afyon ile doğal il sınırını oluşturan Akdağ silsilesi bulunur. Dağın, güney-batıya bakan yamaçlarından çıkan kaynak suları ile kanyonlardan dolanıp gelen küçük dereciklerin taşıdığı sular düzde buluşarak adeta mavi-yeşil dantelli bir gerdanlık oluşturur..

 

Uzaktan bakıldığında  nazar boncuğuna benzeyen bu doğal  yapı: Işıklı gölüdür.
Işıklı gölü mevsimine  göre ender güzellikler sunar izleyenlerine. Yaz aylarında  farklı, sonbaharda farklı, kış ve ilk baharda ise daha farklıdır…

 

Yaz  başlarında gölün yüzeyini kaplayan “Nilüfer ve Sazlıklar” ile diğer su bitkileri, onları mekan edinerek yavrulayıp yazı burada geçiren su kuşları, bu kuşlarla beslenen yırtıcılar ve onların besin zincirini oluşturan diğerleri…

 


Sandras Dağının Çağrısı!..

 

Akdeniz ile Ege’nin kucaklaştığı yerde, geçmişten geleceğe bir geçişe tanıklık etmek istermisiniz?. Cevabınız “evet” ise düşme zamanıdır yollara… Sandıras dağının nazarlıkları, minik gölleri, alı-al, moru-mor çiçekleri, çağlayarak akan dereleri, hiç susmayan rüzgarı ile alçaklı yüksekli tepeleri sizi bekler… Zamanı durdurun şimdi, şimdi düne gidip, oradan yarına merdiven dayamaya bakın…


Tarih ile doğanın, toprak ile suyun, dün ile bu günün buluştuğu yer: Goncalı…

 

Yorulmak ne ki zaman yolunda…

Zaman nasıl ölçülür ki zaman içinde. Yaşadığımız her anın geçmiş olduğu gerçeğinin önünde…

Tanık gerekir yaşanmışlıkları anlatmak, kanıtlamak için. Öyle ya kim nereden bilsin geçmişi görmeden.


Karakoyun efsanesi…

 

Birbirinden renkli çiçeklerle  dolu ovalara benzer yurdumun efsaneleri.
Nerede başlayıp nerede bittiği pek bilinmez.
Her biri ayrı bir renk, ayrı bir tat, ayrı bir duygu zenginliğidir.
Tıpkı adını yaşanmış  olaylardan alan çiçeklerimiz, ovalarımız, dağlarımız, yüzlerce yıl ötelerden, dilden dile, gönülden gönüle,  süzülüp gelen, ağıtlarımız, türkülerimiz, ak köpüklü kaynayıp, çağıl çağıl akan  ırmaklarımız gibi…

Karakoyun ile Çoban Seyit ve Ümmü kız” efsanesi de öyle ulaşmıştır günümüze…
Denizli’nin Çal ilçesinin;  ağaçları az, toprağı boz, ovası  düz, suları öksüz Aşağıseyit köyünde  yaşandığına inanılır  hikayenin.
Oradan çıkıp  ün salmıştır yöreye.

 


Kartal Gölü…

 

Adını bir  efsaneden almıştır  belki, beklide  bir inanıştan,  kim bilir?
Ama  asla tesadüf değildir gizemi,  tıpkı kolay  ulaşılamadığı gibi.
Kızıla çalan kayalıkların arasında nazar boncuğu misali  saklanması boşuna değildir.  

 

 


Yaşayan Efsane; ÇİÇEKBABA ERENİ…

 

Yüzlerce yıl öteden süzülerek bu günlere ulaşan bir inancın, bir geleneğin  hikayesi  bu.…
Öyle bir inanç, öyle bir  gelenek ki bu ;  yaşanan sürecin sığlığına inat,  geçmişe  dair  bir çok değeri derinliğine bünyesinde barındırır.
Tıpkı başı dumanlı, sırtı ala karlı  dağların vadilerinden fışkıran ak köpüklü kaynak suları gibi…
Doğal, değerli, iz bırakan ve tat veren …

Ege ile Akdeniz bölgelerinin   doğal sınırında, dağların zirvesine yakın bölgede yaşanan-yaşatılan  “Eren Günü”  etkinliğidir anlatılmak istenen.

 


Utangaç güzel, Karagöl…

 

Angıt kuşunun acı çığlıydı beni dalıp gittiğim hayal aleminden alıp geri getiren. Mevsim, bahar ayının ortası, zaman gün doğumunun hemen sonrasıydı…

Günün çok erken saatlerinde yola çıkıp ulaştığım bu yer, en yakın yerleşim birimine yaya yürüyüşle üç-beş saat uzaktaydı.