Denizlinin doğusunda Afyon ile doğal il sınırını oluşturan Akdağ silsilesi bulunur. Dağın, güney-batıya bakan yamaçlarından çıkan kaynak suları ile kanyonlardan dolanıp gelen küçük dereciklerin taşıdığı sular düzde buluşarak adeta mavi-yeşil dantelli bir gerdanlık oluşturur..
Uzaktan bakıldığında nazar boncuğuna benzeyen bu doğal yapı: Işıklı gölüdür.
Işıklı gölü mevsimine göre ender güzellikler sunar izleyenlerine. Yaz aylarında farklı, sonbaharda farklı, kış ve ilk baharda ise daha farklıdır…
Yaz başlarında gölün yüzeyini kaplayan “Nilüfer ve Sazlıklar” ile diğer su bitkileri, onları mekan edinerek yavrulayıp yazı burada geçiren su kuşları, bu kuşlarla beslenen yırtıcılar ve onların besin zincirini oluşturan diğerleri…
Sonbaharda suya düşen pastel renkler, yanal vuran güneş ışığı, yorgun balıkçı kayıkları ve başına duman bürümeye başlayan Akdağın tepeleri…
Kış aylarının kar ve buzlu günlerinde gölü mesken tutan yeni göl sakinleri, ve onların azılı düşmanı kaçak avcılar, avcıların hiç susmayana silahlarının sesleri…
İlkbaharda yeni uyanışlar, coşkun akan sular ve fışkıran kaynaklar…
Işıklı gölünü ve çevresini tanımlamak kolay değildir, doğası, kültürel yapısı tarihi mekanları ile bir çok özelliği bünyesinde barındıran yöreyi anlamak, algılamak ve tanımak için gidip gezmek, yaşayıp görmek gerekir…
Bu yüzden bir rota belirleyip Işıklı gölü ve çevresini dolanmak, mevsimine göre gezi planı yapmak doğru bir tercih olacaktır.
Eğer İlkbaharda gezmek ise amaç biraz riski göze almak gerekir. Zira sabah ile günün ilerleyen saatlerinde hava değişebilir.Nilüferler görülmek görüntülenmek istenirse eğer mayıs ayı sonu Haziran ayı başlarında mutlaka gölün içine doğru kayıklarla açılıp dolaşılmalıdır.
Eğer balıkçıları ve kayıkları renk ile buluşturmak ise amaç ve akşamın eşsiz rengini görüntüsünü hafızalara kazımaksa amaç o zaman sonbaharda gölün ayaklarından baklan ovasına su verilen kapaklar bölgesinden girmek en doğrusuur. Yok eğer amaç yörede “dişli balık” olarak bilinen “Turna balıklarından” tatmak ise o zaman av yasağı sezonunu bekleyip Beydilli köyündeki balıkçı lokantalarına uğramak gerekir.
Her sezon barındırdığı farklı güzellikleri sergilemekten çekinmeyen ışıklı çevresini gezmek için mutlaka bir tur yada gezi grubuna katılmak zorunluluğu da yoktur.
Alıp başını bu güzellikleri seyretmek, yaşamak isteyen herkes aracıyla Çivril’e ulaşarak hemen ilçe girişinden sağa ayrılan yolu takip ederek köylerin içinden geçen yoldan Irgıllı kasabası istikametine doğru“kapaklar” bölgesinden geçerek göl kıyı çizgisinden ayrılmadan önce Irgıllı, sonra Gümüşsu beldesi ve oradan sola devam ederek Beydilli köyü’ ve diğer köylerden geçip Işıklı ‘ya ulaşabilir.
Işıklı kasabasındaki “Ak göz” kaynakları da görülmeye değer önemli doğal güzelliklerdendir. Burada adeta Akdağ değerlerini insanlara sunmaktadır.
Sonra yine oradaki eski medeniyetlerden M.S. III yüzyılda Hıristiyanlığın yayılış dönemine ait Eumenia yerleşim alanı ve kalıntıları, Hititler, Frigyalılar, Kimmerler, ve Lidyalılar’a ait kalıntılar ve onların bıraktığı diğer izler görülmesi gereken tarihi ve kültürel değerlerden bazılarıdır.( Daha Akdağ’ın Geyikleri, Kardelenleri, ala karlı zirveleri, Beyce Sultan höyüğü gibi değerlerinden söz edilmediği dikkatlerden kaçmamalıdır. Zira bunların hepsi ayrı ı yazı konusu olacak kadar geniş farklı ve önemlidir)
Çivril ve yöresi, tarihi, doğası, sosyal ve ekonomik yapısı folklorik değerleri ve günlük yaşamı ile günlerce gezilip, görülüp konuşulacak araştırılıp yazılacak özelliklere sahiptir.
Akdağ, başında duman ve kar, eteğinde su ve yeşili önünde uzanıp giden ovası ile her zaman isteyeni konuk etmek için kullarını açmış beklemektedir.
Bir yol çizin kendinize yönünüz Akdağ, gözünüz zirvede, ayağınız suda olsun…
Akdeniz ile Ege’nin kucaklaştığı yerde, geçmişten geleceğe bir geçişe tanıklık etmek istermisiniz?. Cevabınız “evet” ise düşme zamanıdır yollara… Sandıras dağının nazarlıkları, minik gölleri, alı-al, moru-mor çiçekleri, çağlayarak akan dereleri, hiç susmayan rüzgarı ile alçaklı yüksekli tepeleri sizi bekler… Zamanı durdurun şimdi, şimdi düne gidip, oradan yarına merdiven dayamaya bakın…
Özlemdir kimi zaman insanı alıp götüren uzaklara, kimi zaman merak ve kimi zamanda beklentiler…
Belleğe yerleşen doğa sevgisi ve doğanın gizemidir çoğu zaman sevenlerini kendine çeken. Bu tıpkı arının bal veren çiçeğe konması, kelebeğin kırlarda dolaşması, kuşların gökyüzünde özgürce uçması gibi bir duygudur…
Ala karlı, başı dumanlı, allı morlu dağları yurt edinerek yaşamlarını buralarda sürdürenler için de dağlar çekicidir. Onlar bu yaşamı, bu kültürü yarınlara taşımayı onur belleyenlerdir.
Uzak illerden yola düşüp, kona-kalka dağlardaki yurtluklarını belirli zamanlarda kullananlar,her bir dağa, tepeye, ovaya, yaylaya ayrı adlar vererek kendilerinden bir şeyleri orada bırakanlar, belki de kendilerinden geleceğe mesaj göndermektedirler.
O yollar, o yurtlar, o dereler, tepeler, çaylar, her biri bir hikayeyi saklarlar içinde. Her biri sakladıklarını anlatmak içinde biraz bahane arar gibidirler. Aslında hemen hepsinin acıklı bir öyküsü, kırık bir aşk hikayesi, dinmeyen hasreti-özlemi, acılarını hafifleten ağıtları ve belki de sevgiliye yakılmış türküleri gizlidir kıyıda-köşede. Kim bilir?
Sandıras dağlarının, mavi gerdanlıklarından Akçay, Doğançay ve Gökçay ile yine bu dağın gök boncuklarından (nazar boncukları) Karagöl ve Kartal gölü de kendilerine has güzellikleriyle hemen her mevsim gizlediklerini dışa vururlar. Vururlarda onları görecek göz, duyacak kulak ve hissedecek yürek ararlar…
Akdeniz’in mavisinden yükselen yağmur yüklü ak bulutlar Anadolu yarımadasına güney batı ege kıyılarından girdiklerinde ilk soğuk hava dalgasıyla Sandıras dağlarında karşılaşırlar. Bu karşılaşma çoğu zaman gürültülüdür. Zira bir çarpışma bir tanışma bir hengame yaşanır gök yüzünde. Akdenizin belki de karşı yakasından kalkan toz yüklü sıcak bulutlar Anadolu’nun güney batısındaki bu yüksekçe yerlerde yağmur olup taşıdıklarını Çiçekbaba zirvesi ve çevresine bırakırlar.
Belki o yüzdendir Sandıras dağının bitki varlığındaki (flora) zenginlik. Belki bu yüzden “Çiçekbaba “ denmiştir zirvenin adına. Çiçeklerin bolluğu, türlerin çeşitliliği bu adı almasında etken olmuştur belki de, kim bilir?
Sandıras dağı mitoloijiden-milenyuma efsanelerin harman olduğu, güzelliklerin dilden dile dolaşıp destanlaştığı, adakların kesilip, kurbanların sunulduğu özel bölgedir. Bu gün hala mitolojik hikayelerde tasvir edilen (Çoban tanrısına kurban sunma olayının) Eren günü adıyla bu yörede yaşatılıyor olması bunun bir göstergesidir.
Yine kutsal göl olduğu ve bu nedenle “sunak” yeri niteliğinde değerlendirildiği belirtilen Kartal Gölü ve birey yaşları 1300 (BİN ÜÇYÜZ) ortalama yaşları 750 olan Anıt karaçam ağaçlarının oluşturduğu orman bu bölgenin farklı değerlerindendir.
Seher vaktinden sonra Kartal gölünün kızıl kayalıklarında bekleyip güneşin doğuşuna tanıklık etmenin tarifsiz bir duygu olduğunu nasıl anlatmak gerekir.
O bulutların sanki yanıyormuş hissiyle kızarması ve savrulup dağılması güneşin önünde, nasıl anlatılabilir ki. Anca yaşamak, anca görmek gerekir. Bin küsur yaşlı çam ağacının kolları altında sabahı beklemenin nasıl bir duygu olduğunu kim anlar. Yaşamdıkca…
Sonra bin küsur yaşında binlerce ağaçtan oluşan ormandaki ak saçlı-sakallı bilgelere andıran dervişler buluşmasının ay ışığı altındaki görüntüsü nasıl izah edilebilir ki…
Ya Çiçek baba zirvesinin o bin bir çeşit çiçeklerinin rengarenk açılışları, her mevsim başka renge bürünen kayalıkları nasıl tanımlamalı?
Yükseklerden biraz daha aşağılara inip Karagöl ve çevresini gezerken bulutların yuvarlanarak göl üstünden geçişi nasıl tarif edilecek bir görüntüdür. Yeşil çam ormanlarının üzerindeki mavi gökyüzünden savrularak akan beyaz bulutların temizliği, saflığın ve doğallığına ne demeli?
Boynu bükük “sarı laleler”, sarı çiçekli “acı otlar” mor renkli “ladenler” ve daha kar kalkmadan açan “mor çiğdemler”, ”sarı nergisler” ile Mayıs ayının mahçup güzeli “dukguk”lar (kırmızı yaban lalesi)“ağlayan gelin” in (ters lalenin küçük bir türünün yöredeki adı) masumiyetini nasıl, nasıl anlatmalı…
Derelerdeki suların çağlaması, gölleri besleyen kaynakların coşkusu ve yeşil göl kurbağalarının senfonisi eşliğinde “angıt kuşları”nın çığlıkları nasıl dile getirilmeli…
Yüksek dağlardan daha aşağıdaki düzde yer alan “Eskere ovası”nın kırmızı gelinciklerini, o gelincikleri sevenler ile hayvanlarını beslemek için yolanların hikayesini nasıl nakletmeli…
Tüm bu değerler bizim değerlerimiz bizim varlıklarımız. Uzakta değil, “hemen şuracıkta” diyecek kadar yakınımızda ve kaybolmamak için ayak diremekteler…
Bu güzellikleri yerinde görmek ve o havayı teneffüs etmek, o zaman dilimini yaşamak için çok zamana da ihtiyaç yok.
Günübirlik gidilip dönülecek bu güzel mekanlar her zaman o cömertlik ve misafirperverlikleriyle konuklarını bekliyorlar. İster baharda, ister yaz da. İster EREN’ de ister törende ama bir gün bir yerde …
Yönünüzü çevirin güneye “gidiyorum” deyin sevdiklerinize…
Yol sizi götürecektir istediğiniz yere…
Not: Bu bölgeye ulaşım için kendi özel araçlarınız veya kiralayacağınız dağ yollarlı için uyumlu küçük tur araçları önerilir.
Yörenin sosyal ve kültürel varlıklarıyla yörede konaklama ve yemek konularında bilgi almak için Zeki AKAKÇA ‘ya ulaşabilir ya da akakcazeki@yahoo.com veya topraktanyapraga@hotmail.com adreslerine mesaj göndererek gerekli yardımları alabilirsiniz.
Yorulmak ne ki zaman yolunda…
Zaman nasıl ölçülür ki zaman içinde. Yaşadığımız her anın geçmiş olduğu gerçeğinin önünde…
Tanık gerekir yaşanmışlıkları anlatmak, kanıtlamak için. Öyle ya kim nereden bilsin geçmişi görmeden.
Kentin yan bahçesinde şirin bir yer olarak anılır o.
“Çöp şiş” deseniz “Goncalı der karşınızdaki.
Yerli yabancı konuklar oraya götürülür piknik tarzı yemekler için.
Fena da olmaz hani. Farklı bir ortamda, açık havada bahçe içlerinde, evlerin avlularında-bahçelerinde açılmış temiz masalar, servisler, aile boyu çalışan insanlar. Ve tabii ki lezzet… Goncalıda bir çok ev-aile için sektör olmuştur bu tarz çalışma.
Asıl ünü bu değildir oysa Goncalı’ nın…
Adıyla özdeş “Tren İstasyonu” dur onu tarihe mal eden. Demir yolu hattı daha Denizli ye gelmeden oraya gelmiştir. Bu yönüyle bir çok tarihi olaya tanıklık etmiştir şimdilerde sessiz sedasız kaderine terk edilmiş yapılar.
Bir kenara atılmış, terk edilmiş hatta cezalı gibi duran eski gar binası, bekçi kulübesi, depo ve paslanmış raylar hüzünlüdürler sanki.
Oysa ne şahsiyetler gelip geçmiştir oralardan, ne devlet adamları, bilim insanları, milisler, eşkiyalar, kahramanlar ve daha kimler, kimler…
Menderes havzasının bu bölümündeki verimli topraklar üzerine kurulu Goncalı köyü aynı zamanda Denizli kentinin eski sakinlerinin de ilk yerleşim yeridir. Yani Leodikeia…
Denizliyi kuranların öncelikle burada yaşadıkları sonra şu an Kaleiçi olarak bilinen yere geldikleri iddia edilir. Çok iddialı olmamakla birlikte Goncalı eski Denizlililerin yurdudur demek pek yanlışta olmaz…
Kısaca Goncalı antik kent Leodikeia ile iç içedir.
Bunca özelliği bünyesinde barındıran “Goncalı ve Tren İstasyonu” şimdi yorgun, biraz kırgın ve belki birazda kaderine isyan eder gibidir. Ama gururludur, üretkendir verimlidir.
Şimdi Goncalı tren istasyonu sessizliğin sağanağında, eski günlerinin şamatası, rengi ve canlılığını özlemekte.
Geçmişin görkemli anlarına tanıklık eden yorgun raylarda şimdi çocuklar oynamakta, makas değişim yerlerindeki tek kişilik kulübeler ufuklara kısık gözlerle bakmakta, ağaçlar, çiçekler, böcekler kara trenin çuf çuflamasını nostaljik anı olarak saklamaktadırlar.
Şimdi Goncalının verimli topraklarında mısırlar boy verip, meyve bahçelerinde kırmızı narlar, zeytinler, incirler yağ-bal olarak gelip geçenlere sunulmakta…
Kentin yan bahçesinde bir gün geçirmeye var mısınız? Hem doğa, hem tarih hem farklı bir zaman ve kolay ulaşım mı istiyorsunuz?
Telaşa gerek yok, yanınıza bir sürü malzeme almaya da gerek yok. Evinizdeki sıcaklık ve konfor ile vatsayın ki bahçeye indiniz.
Alın çantanızı elinize on dakikalık yol, herhangi bir bahçeden girin içeriye…
Pişman olmazsınız…
Birbirinden renkli çiçeklerle dolu ovalara benzer yurdumun efsaneleri.
Nerede başlayıp nerede bittiği pek bilinmez.
Her biri ayrı bir renk, ayrı bir tat, ayrı bir duygu zenginliğidir.
Tıpkı adını yaşanmış olaylardan alan çiçeklerimiz, ovalarımız, dağlarımız, yüzlerce yıl ötelerden, dilden dile, gönülden gönüle, süzülüp gelen, ağıtlarımız, türkülerimiz, ak köpüklü kaynayıp, çağıl çağıl akan ırmaklarımız gibi…
“Karakoyun ile Çoban Seyit ve Ümmü kız” efsanesi de öyle ulaşmıştır günümüze…
Denizli’nin Çal ilçesinin; ağaçları az, toprağı boz, ovası düz, suları öksüz Aşağıseyit köyünde yaşandığına inanılır hikayenin.
Oradan çıkıp ün salmıştır yöreye.
Yörük Bey’inin güzel kızı Ümmü ile Çoban Seyit’in sevdasıdır anlatılan…
Öksüz bir çocuktur Seyit. Oba bakıp büyütmüştür onu. İş görme çağına geldiğinde eline değnek, sırtına kepenek verilip obanın koyunlarının peşine koyulmuştur o…
Gel zaman git zaman Seyit sevip alışmıştır işine.
Günler uzun, geceler ıssızdır. Yalnızlığını Karakoyunla oynayıp kaval çalarak gidermeyi dener Seyit, diğer çobanlar gibi.
Yörük beyinin kızı Ümmü de karşı tepelerden çobanın üflediği kaval sesini yoldaş edinir olmuştur, ıssız geceler ve dingin gündüzlerde.
Gün gelmiş kavalından çıkardığı yanık ezgilerle ovadaki kuşu kurdu kendine bağlayan Çoban Seyit gönlünü bey kızı Ümmü’ye kaptırmıştır.
Ümmü kız gecenin karanlığında, gündüzün sessizliğinde kulağına gelen bu ezgileri dinleyip Çoban Seyit’in sevdasına karşılık vermiştir.
Bu denli saf duygularla gönülden gönüle bir sevda köprüsü kurulmuştur, boz bulanık akan Büyük Menderesin kenarında.
Sevdalılardan biri bey kızı, diğeri yanaşma çobancıktır. Gecikmeden bu sevda dile düşer. Obanın ileri gelenleri beye konuk olup Ümmü kızı Çoban Seyit’e isterler.
Bu olacak iş değildir. Fakat bey kızını çok sevmektedir ve üzmek istemez. Bir orta yol bulmak için de şart koşarak “Evet” der …
Çoban Seyit üç gün koyunlara tuz yalatacak, yalnız, su vermeyecektir. Üçüncü günün akşamına doğru onları dereye sürecek ve su içirmeden karşıya geçirirse Ümmü kızla evlenecektir.
Sevdadır yaşanan ve her şeye değer. “Kabul” eder Çoban Seyit.
Tüm obayı bir heyecan ve merak sarmıştır.
Üç gün boyunca su vermeden tuz yalatır Çoban Seyit sürüye. Üçüncü gün öğleden sonra ağıllar açılır. Tuz yalamaktan ciğerleri yanık koyunlar canhıraş dereye koşarlar …
Çoban Seyit kavalını eline alıp, oracıkta bir taşın üzerine oturarak Ümmü kızın sevdasıyla yanan yüreğindekileri dillendirir…
Önce kaval sesine alışık sürünün lideri Karakoyun kafasını kaldırarak durur.
Sonra teker teker diğerleri dönüp Çoban Seyit’e bakarlar.
Karakoyun; allı, morlu renklerle boyalıdır.
Çoban Seyit’in elinden beslenmiş, yanında yatmış hiç ayrılmamışlardır.
O yüzden de “El Koyunu” denmiştir Karakoyuna …
Çoban Seyit, kavalından yayılan yanık ezgileri kesmeden yerinden kalkarak yavaşlayan sürünün önüne geçer ve suya girer.Peşinden Karakoyun, sonra ciğeri tuz yalamaktan yanmış diğerleri…
Karakoyun suya eğilir önce içecek gibi olur, fakat içmez. Kavalın ezgilerinin büyüsüyle kafasını kaldırır çobanın ardından karşıya yüzer. Sonra da sürünün geri kalanı hiç suya eğilmeden karşıya geçerler…
Oba sevinçle mutluluk, ama çokça şaşkınlık içindedir.
Yörük beyi de öyle. Ama o beydir ve sözünü tutacaktır.
Ümmü kız ile Çoban Seyit için günler süren düğün yapılır.
Onlar erer muratlarına dinleyenler çıkar kerevetine… denir hikayede.
İşte O gün bu gündür Çoban Seyit ile Ümmü kızın sevdası anısına Aşağıseyit köyünden geçen Büyükmenderes kıyısında yaz mevsiminin sonuna doğru “Sudan Koyun Geçirme!” diğer adıyla da “koyun atlatma” törenleri , yarışmaları yapılır.
Öyle umut edilir ki, yukarıdan bir yerlerden Ümmü kız ile Çoban Seyit’in ruhları her sene anılarını yaşatmak için tekrarlanan bu törenleri izlemektedir.
Kim bilir?...
Adını bir efsaneden almıştır belki, beklide bir inanıştan, kim bilir?
Ama asla tesadüf değildir gizemi, tıpkı kolay ulaşılamadığı gibi.
Kızıla çalan kayalıkların arasında nazar boncuğu misali saklanması boşuna değildir.
Denizlinin en güneyindeki Muğla sınırındadır o. Sandıras dağının 2300 rakımlı Çiçek baba zirvesinin kuzey doğusunda. Yılın büyük bir bölümünde karlar altında saklanır. Güneşin yaylaları ısıtıp ovaları yaktığı zamanlarda o hâlâ ala karlıdır. Ve o zamanlarda karlar altında sakladığı çiçeklerini yavaşça gökyüzünün mavisi ile tanıştırır. Sarı, beyaz, mavi renkleriyle karlar altından çıkan kar çiğdemleri acelecidirler. Hemen bir iki gün canlı çiçekleriyle etrafı süsleyip solarlar. İşte gizemleri buradadır. Birkaç günde yaşamlarını tamamlayıp yeni geleceklere yol açmak isterler sanki.
Kartal Gölünü tanımlamaya çalışıyorum. Yılın her mevsiminde farklı ziyaretçileri olan, her mevsim ayrı bir güzellik sunan Kartal Gölünü…
Kimilerine göre avuç içi kadar yerdir, harman yeri kadar su der kimileri, mistik bir havası olduğunu söyler sevenleri, mitolojik hikayeler kurgulayanlarda az değildir, suyuna, havasına, kuşuna, kurduna çiçeğine , böceğine ağacına tutkundur çokları…
O Akdenize uzanıverse dokunacak kadar yakın tepelerin zirvelerine yakın , ılık deniz meltemlerinin okşadığı tepelerin arkasında gizlenir . Kartallar tünemiştir yakın zaman kadar kayalıklarında ve yuvası bin küsur yaşındaki kuru dallı çamlar olmuştur. Kim bilir kaç yüz yıldır, kaç canlıya ev bark olmuştur bu ıssız sessiz yerler, bu ağaçlar, kayalar, kovuklar…Kimler gelmiş kimler geçmiştir. Yakın zamanlarda keçi çobanları uğrardı ama onlarda yok artık.
Bahar başında uzak illerden doğa tutkunları ala karlı yolları açarak ulaşmaya çalışır, kamp kurarak bir geceyi gölün alt rakımlarında yörenin havasını soluyarak geçirmek isterler. Her taraf karla kaplı iken karlar altındaki tünellerden akan suyun sesini dinleyerek yürümek bir başka keyiftir yürüyüş tutkunları için. Kar üzerinde kayarken arada bir düşüp karla sarmaş dolaş olmak. O kar beyazının ışıltısıyla kamaşan gözlerin, gökyüzünün mavisiyle buluşunca açılması ve tek tük kalan bin yılın tanıkları karaçamların gövdelerine dolanmak…
Bir rüyaya dalmak belki bu anlatılanlar, ama yaşamak isteyenler için rüyaya gerek yok.
Düşün yollara. Çok uzakta değil artık Kartal gölü,isteyenin kolay ulaşıp farklı bir zaman dilimi yaşayacağı kadar yakın.
Nasıl Gidilir.
Kendi özel araçlarınızla önce Beyağaç’a ulaşırsınız Sonra oradan kiralayacağınız araçlarla Kartal gölüne en yakın yere kadar çıkıp kamp kurabilirsiniz.
Diğer seçenek Denizli Oto Garından sabah saat 07 ile akşam 16 arasında saat başı kalkan Beyağaç dolmuşlarıyla aynı yolu izleyerek yine gezinizi gerçekleştirebilirsiniz. Oralara kadar yük taşımak istemezseniz tüm ihtiyacınızı Beyağaçtan karşılayabilirsiniz.
Bu öneri Kış ve ilkbahar içindir.
Yaz başı ve sonbahara kadar olan zaman dilimi farklı bir zaman dilimidir ve başka bir yazı konusudur.
İyi geziler…
Yüzlerce yıl öteden süzülerek bu günlere ulaşan bir inancın, bir geleneğin hikayesi bu.…
Öyle bir inanç, öyle bir gelenek ki bu ; yaşanan sürecin sığlığına inat, geçmişe dair bir çok değeri derinliğine bünyesinde barındırır.
Tıpkı başı dumanlı, sırtı ala karlı dağların vadilerinden fışkıran ak köpüklü kaynak suları gibi…
Doğal, değerli, iz bırakan ve tat veren …
Ege ile Akdeniz bölgelerinin doğal sınırında, dağların zirvesine yakın bölgede yaşanan-yaşatılan “Eren Günü” etkinliğidir anlatılmak istenen.
Her yıl ağustos ayının son perşembe günü, kızıl kayalı, kırmızı topraklı, az sayıdaki kısa boylu bin küsur yaşlarındaki karaçam ağaçlarının tanık olduğu mistik bir törendir yaşanan. Yaşatanlarsa bu dağların her yönünde kurulu ilçe, belde ve köylerin insanları.
Bu bölgedeki insanların tenleri kara yanıktır, tıpkı dağların- tepelerin rengi gibi. Coğrafyanın rengi insanların tenine nakşedilmiştir sanki.
Haritalarda “Gölgeli Dağlar” olarak yazılan iki coğrafi bölgenin sınırındaki bu dağ kütlesi “Sandıras Dağları” olarak kayıtlarda yer alır. Sandıras Dağlarının en yüksek noktası ise “Çiçekbaba” zirvesidir.
Çiçekbabanın zirvesine yakın (güneydoğu yamacındaki) bir düzlükte ise geçmişi tam olarak bilinmeyen bir tören yapılır yüzlerce, beklide binlerce yıldır.
Bu mistik tören kimilerine göre mitolojideki dağ tanrıları, çoban tanrıları ve gök tanrılarına kurban sunmanın günümüze uyarlanmasıdır. Kimilerine göre orta Asya dan göç eden eski Türklerin Anadolu’ya taşıdıkları ve günümüz değerlerine uyarlanmış “eski bir Şaman töreni”. Kimilerine göre ise, İslamiyet sonrası insanların isteklerinin, dileklerinin gerçekleşmesi için burada yaşadığı ya da görüldüğüne inanılan bir şahsiyetten (evliya, ermiş yahut eren ) dileklerinin yerine gelmesi için yapılan “adak adama-kurban verme töreni” geleneğidir.
Onca söylenceye, inanışa, efsaneye rağmen hangisinin doğru olduğu bilinmemekte, ancak coğrafyanın bu gün yaşayanları geleneği, inancı yaşatma adına tüm zorlukları yenme çabası ve azmindedirler.
Yakın geçmişte yörede yaşayanların kendi aralarında değişik şekillerde sağladıkları iletişimle günü saptanan etkinliğin hasat mevsimi sonrası olması dikkat çekicidir.
Sandıras Dağının çevresindeki Denizli’ye bağlı yerleşim yerleriyle Muğla’ya bağlı yerlerden gelenler Ağustos ayının son çarşamba günü “Eren Yerine” en yakın konaklama alanında (genellikle su başlarında) buluşarak çarşambayı dinlenerek ve eğlenerek geçirirler. Perşembe sabahı ise ”Eren’e” yürüyüş başlar. Dağın değişik noktalarından tören alanına bir akın vardır artık. Ellerde kurbanlar, mezara bırakılacak arpa, buğday, mısır gibi tahıllar, dileklere göre elbise parçaları, saç telleri, para ve diğerleri…
Eren başında dualar, en az üç kez kurbanla dönmeler, kurbanların burada pişirilmesi, kurban etinin pişerken kokusunun havaya savrulup kanının toprağa akıtılması ve kurban etlerinden konu-komşuya tattırmalar, gidemeyenlere getirip dağıtmalar ve Eren’in taşından alıp ambara koyma, toprağından alıp tarlaya serpmeler.(Bolluk ve bereket simgesi olarak değerlendirilir) Bunlar Eren’in vazgeçilmezleridir. Her katılımcı bunları yapar ya da yapmak için gider…
Eren’e yakın zamana kadar yol olmadığı için at, eşek gibi hayvanlarla yapılan yolculuklarla gidilirdi. Şimdilerde ulaşım motorlu araçlara bıraksa da yerini Denizli-Beyağaç çevresinden gelenler hâlâ “Kartal Gölü” konaklama alanından “Eren Yerine” yaya olarak gitmektedirler.
Bu hem geleneğin özüne uygun olan bir davranış, hem de “ I. Derece Doğal ve Arkeolojik Sit Alanı” olan bölgenin doğal dokusuna sahip çıkmak olarak algılanır.
Geleneğe sahip çıkıp bu günlere getirme konusunda Beyağaç yöresi yaşayanlarının çok ciddi çalışmaları olmuştur. Öyle ki bu yörede gelenek çok ciddiye alınarak organizasyon yapılır günler öncesinden hazırlıklar tamamlanarak Muğla-Köyceğiz ve civarına duyurulurdu.
Ancak son birkaç yıldır bu ilginin yok edilmesi tehlikesi yaşanmaktadır. Beyağaç Belediyesi eski yıllarda olduğu gibi konuya sıcak yaklaşmamakta sadece lojistik destek sağlamakla yetinmektedir.Ancak dağın diğer yüzünde buluna Köyceğiz yöresi geleneğe sahip çıkmakta canlılığın devamını sağlamaktadır.
İki bölgenin doğal ve iki komşu ilin fiziki, idari sınırındaki bu değer izleyenleri alıp çok gerilere götürmeye devam etmektedir.
Çok şeyler yazılıp çizilen, hakkında çok konuşulan bu etkinlik bu yıl da yine aynı yerde ve belirlenen zamanda gerçekleşecek. (29-30 Ağustos 2007)
Denizli den katılmak isteyenler Beyağaç üzerinden 29 Ağustos Çarşamba günü Sandıras Dağının kuzey doğusunda bulunan ve krater gölü ya da buzul çağı oluşumu olarak tanımlanan “Kartal Gölü” kenarında buluşup “30 Ağustos Perşembe sabahı şafak vakti” yaya olarak Eren yerine ulaşacaklar. Beyağaç belediyesi talebe göre ulaşım ve konaklama konusunda yardımcı olacaktır. Muğla tarafından gelecek olanlar ise Köyceğiz Belediyesi ile iletişim kurarak törenlere katılabileceklerdir.
Bu mistik törene tanıklık edip yüzlerce yıl öncesinin görüntüleriyle buluşmak isterseniz eğer “Efsanelerin harman yeri Sandıras Dağı” sizi bekler.
Eğer merakınız doğa ise ve “ağaçlar ayakta ölür” ne demektir?, görmek isterseniz yolunuz buraya düşmelidir. Kartal Gölüne çıkarken içinden geçeceğiniz Anıt Karaçam Ormanları sizi bin küsur yıl öncesine yolculuğa çıkaracak, sizi bin yılın büyüsüyle buluştracaktır.
Bu bölge Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir Tabiat varlıklarını Koruma kurulu tarafından 1994 yılında “ I. DERECE DOĞAL VE ARKEOLOJİK SİT ALANI” ilan edilmiş, yine Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından “ Kartal Gölü Tabiatı Koruma Alanı “ adıyla tescil görmüştür.
Bu iki statüyü taşımak zorunda olan bölgenin flora ve faunası da başka bir değer olarak araştırmalara, değerlendirmelere konu olmaktadır.
Uzun söze gerek yok aslında batı Anadolu’nun hâlâ canlı bu kültürel ve doğal değerlerine merakınız varsa, tabi kendinize de güveniyorsanız eğer, yollar sizi önce Beyağaç’a oradan da alıp “Anıt Karaçam Ormanlarına, Kartal Gölüne, son olarak Eren Günü Törenlerine” götürecektir.
Yolunuz açık, dilekleriniz gerçek olsun…
Nasıl gidilir ve kısa bilgiler:
Kendi özel aracınızla gitmeniz önerilir.yada Beyağaç’a kadar gidip sonrasında Belediye araçlarından da yararlanabilirsiniz. Beyağaç Kartal Gölü arası 27 Km. orman yoludur.
Denizli den Beyağaç’a her gün sabah 07.15 den itibaren saat başı dolmuş bulunmaktadır.
Konaklama için kişisel çadır önerilir.
Yemek konusunda katılımcıların kendi yiyeceklerini temin etmeleri önerilir. Ancak yöre insanı da herkese sofra kurmakta yiyecek - içeceğini paylaşmaktadır.
Detaylı bilgi için Zeki Akakça’ ya e-posta yada telefonla ulaşabilirsiniz.
Angıt kuşunun acı çığlıydı beni dalıp gittiğim hayal aleminden alıp geri getiren. Mevsim, bahar ayının ortası, zaman gün doğumunun hemen sonrasıydı…
Günün çok erken saatlerinde yola çıkıp ulaştığım bu yer, en yakın yerleşim birimine yaya yürüyüşle üç-beş saat uzaktaydı.
Çevresi yeşil çam ormanlarıyla kaplı dağlar arasında mavi bir noktacıktı izlediğim yer. Sabah serinliği henüz geçmemiş, Angıtlar yavrularını yenice suya indirip, yüzme, beslenme-avlanma dersleri vermekteydi. Uzaklardan gelen diğer yaban hayvanlarının yankılı sesleri pek huzursuz etmiyordu suyun içindeki yavrulu Angıtları. Baba Angıt yakınlardaki başka bir sulak alandan ailesine katılmak üzere gelmekteydi belki. Beklide benin varlığımı fark etti de çığlık atttı, ya da ailesine “ben geliyorum” demekteydi, kim bilir…
Defalarca gidip dolaştığım her mevsim farklı güzelliğine tanık olduğum “Karagöl” de yakınlarda yaşadığım bir andır bu anlattıklarım.
Karagöl ülkemizin, bölgemizin hatta ilimizin çok yöresinde adaşı olan doğal güzelliklerimizden Sandıras dağında olanıdır. Yörede yaşayanların göçerlikten yerleşik hayata geçmeleri sonrasında da yaylak olarak kullanılan bölgedir aynı zamanda. Bu özelliğiyle bir çok değeri bünyesinde barındırır.
Yakın zamana kadar köylülerin büyükbaş hayvanlarını (bahar ortası, yaz başlarında) başıboş beslenmek üzere bıraktıkları (hayvan sürme-çıkarma) Karagöl şimdilerde katır sürüleri ve az sayıda sığırın beslenme alanıdır. (Kıl keçilerinin yöreye gelmeleri uzunca bir zamandır yasaktır.)
Aslında doğal döngünün çıplak gözle kabaca izlenmesine olanak veren bu güzel coğrafya bilen ve görenlerin hayran olduğu, korumak-kollamak adına kaygı duyduğu yerdir.
Öyle ki: Yaz mevsimi ortalarında suyu çekilen gölün yaşam zinciri basit olarak sıralandığın da dahi etkileyicidir. Güz başlarında ilk yağışlarla birlikte hareketliliğin başladığı göl ve çevresinde mevsimine göre farklı canlılar yaşam sürer. Yaz mevsiminde toprak, taş, çalı-çırpı, kabuk, dal altına gizlenen veya yumurtalarını bırakanlar zamanı gelince bir bir ortaya çıkarlar.
Kışın kar yağışıyla kısa süreliğine beyaza bürünen göl ve çevresinde kar fazla kalmaz. Zira bölge konumu gereği gün boyunca güneş alır ve kuytudadır. Fazla buz yapmaz. Havası kış mevsimin de de ılıktır. Bu iklimin gereği bir çok canlı bölgeyi yurt edinmiştir.
Baharın ilk ılıklığı çevreyi uyandırmaya başladığında üvez ve diğer küçük sinekler ortaya çıkar, sonra kurbağalar, kertenkele ve yılanlar, peşinden ağaçlarda yaşayan kuşları ve su kuşları sonra, tilkiler, çakallar, domuzlar ve diğerleri…
Bunlar aynı zamanda bir birinin besin zincirini oluştururlar. Nisan ayında göl kenarında bir çok ölü kurbağa görülür. Bunlar saklandıkları yerden çıkarak çiftleşir ve yumurtalarını bırakarak ölenlerdir. Mayıs ayı ortalarında göl yüzeyi milyonlarca yeşil kurbağa ile dolar. Onların peşinde su ve kara yılanları, onların peşinde ise kuşlar, yırtıcılar…
Karagölün düzünde çıplak gözle bunlar izlenirken yakın yerlerde başka başka güzellikler ortaya çıkmaktadır.
Mevsimine göre sarı nergis, kırmızı laleler (yörede onlara dukguk -guguk- denir) sonra sarı yaban laleleri, beyaz ve sarı papatyalar, sarılı kırmızılı çayır çiçekleri, dağ sümbülleri, sarı acı otlar, yabani orkideler ve adı sanı bilinmeyen onlarca bitki türü…
Karagöl de bahar insanın başını döndürürcesine coşarken, yine gölün beslediği ve “gölün ayakları” olarak tanımlanan düşük kotlu derelerde kaynak suları minik şelaleler oluşturarak akmaktadır. Bu minik dereler kaçarcasına “Gökçay” vadisinin dibinden akan “Turkuaz” renkli suya karışmanın telaşındadırlar. O dere ki daha ilerilerde Dalaman çayına karışacak sonra Akdenize doğru koşar adım yürüyecektir.
Bin 334 rakımlı Karagöl Sandıras dağının kuzeye bakan bölümünde yer alır. Yakın çevresi yaşlı karaçam ağaçlarıyla kaplıdır. (kısa süre öncesine kadar bu ağaçların kesilmesi defalarca gündeme gelmiş, hatta “rehabilitasyon” tanımlamasıyla biraz seyreltilmiştir. Seyreltilen alanın biraz dışında kalanlar ise daha da önceki tarihlerde kesilmiş, şimdi tekrar eski haline dönmeye çalışmaktadır.)
Karagöl bu günkü haliyle sessiz ve sakin görünür. Oysa en fazla 50-60 yıl öncesinde burada kalabalık insan topluluklarıyla farklı bir yaşam olduğunu halen yaşayanlardan dinlemek olasıdır. Bu gün oralarda günü birlik gezenlerin, ağaçlara, çiçeklere böceklere bakanların farkında olmadığı bir şey vardır. O ağaçlar, o düzlükler kim bilir hangi çocukların doğduğu, hangi bilgelerin son nefesini verdiği ve hangi yiğitlerin sevdalandığı yerlerdir.
Kaç sevda buralarda yüreklere düşmüş, türküler yakılıp, deyişler söylenmiş ve çığlıklar dağlarda, tepelerde yankılanmıştır. Kim bilir, kimler burada yaşama merhaba demiş ve kimler burada son nefesini vermiştir. Gölün düzünde ve yakınlarındaki su başlarında kimler yıllarca yurt kurmuş, kimler yaşanan kültürü, sonraki nesillere aktarmak için çabalamıştır.
Yaşlı bir kılavuz eşliğinde gezilirse, bölgenin yaşamı-kültürü hakkında çok şeyler öğrenilir. Hangi bitkinin, hangi hastalığın tedavisinde kullanıldığından, hangi canlıların ne zaman ortaya çıktığına, hangi çiçeklerin ne zaman açtığına, dağ keçilerinin ne zaman yavruladığından, avcıların neler yaptığına dair hikayeler daha dün yaşanmış gibi taze ve sıcak dinlenecektir.
Sisli bir bahar sabahında gelinmiş ise Karagöl’e kuzeydeki tepelerden birine çıkıp gölden kalkan sisin ağaçlar arasında nasıl kaybolduğunu izlemek heyecan vericidir. Güneydeki ala karlı zirveleri gözlemleyip, kuzeye dönüp Eskere ovasını ve doğudaki Boz dağları izlemek ise ayrıcalık olacaktır.
İlk baharda doğa sporları ve kamp meraklıların mutlaka uğradığı Karagöl, kimi zaman kalabalık grupları da konuk etmektedir.Bu ziyaretlerin yoğunluğu bir zaman önce bazılarının iştahını kabartmış ve bu ender güzelliğin içine inşaat yapımı gündeme gelmiştir. Ancak aklı selimin galip gelmesiyle bu teşebbüsler sonuca ulaşmamış ve şans eseri bölge doğal haliyle kalmayı başarmıştır. Dilek ve beklenti o dur ki bu tür bozulmamış doğa parçaları mevcut halleriyle korunup kollanmalı ve geleceğe taşınmalıdır.
Karagöl dağların arasında bir yerde kendi yaşamını rutine almış konuklarını ağırlamaya, güzellikler sunmaya devam etmektedir. İster mantarını toplayın, ister çıntarını, kuzu göbeğini yiyin, ister ender yetişen çiçeklerini koklayın pişman olmazsınız.
Yeter ki sevin, ama severken öldürmeyin …
Nasıl Gidilir:
Karagöl’e gitmek için Beyağaç’a ulaşmak zorundasınız. Beyağaç - Karagöl arası 17 km. olup orman yoludur. Yaz aylarında toz sıkıntı yaşanabilir. Kışın ise yağmur nedeniyle yol durumunu öğrenerek yola çıkılmalıdır. Güvenli ve keyifli gezi için mutlaka klavuz tavsiye edilir. Altı yüksek araçlarla seyahat önerilir.
Ne yenir/nerede kalınır:
Günübirlik gidişlerde doğal alan olduğu için yiyeceğinizi yanınızda taşımanız önerilir. Konaklama ise göl kenarında kurulacak çadırlarda mümkündür. Gölün suyu içilmez. İçecek su gölün güneyindeki kaynaklardan temin edilir. Kullanma suyu göl kenarındaki kuyudan alınır. Kamp kurarken yabani hayvanların (börtü-böcek) mekanında olduğunuzu unutmayınız.